Büyük yumruk
Muammer Kaylan
mkaylan@habergazete.com

         Nasreddin Hoca ile gökyüzüne doğru dal bucak, yere doğru da ben diyeyim on, siz deyin yirmi kalın mı kalın kök salmış olan asırlık bir banyan ağacının gölgesinde oturmuş sohbet ediyoruz. “Hocaefendi,” dedim, “Türkiye’deki şu Ergenekon darbe masalı kabak tadı verdi. Her kafadan bir ses çıkıyor. AKP yanlısı avantacı gazetelerde eski solcu, yeni Müslüman yazar sürüngenlerinin attıkları palavralar, bilgi kirlilikleri...”  

            Nasreddin Hoca hemen ensemde okkalı Osmanlı şamarını patlattı.  

“Bunca yıldır sana akıl vermeye çalışıyorum,” dedi, “ama kafa boş. Türkiye’de  devletin içinde oynanan Karagöz oyunlarının ne olduğunu bir türlü sana anlatamadım. AKP yanlısı avantacı gazetelerde çalışan eski solcu yeni sözde Müslüman dürzü yazarlar, Tayyip Bey’den talimat aldılar, iyice kirlendiler ve işlerine geldiği gibi yazıyorlar. Fakat, benim Ergenekon örgütünde oynadığım önemli rolü meydana çıkaramadılar. Bunun da sebebi, yazmış olduğum raporlara çok gizli, gizliden de gizli damgasını vurmamdır.”  

            Sustum. Nasreddin Hoca haklıydı. Ne yapalım kafa boş. Türkiye’nin çok değerli, çok kurnaz, çok takiyyeci savcısı, pek de kurnaz şeriatçı Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın kafası bile bu kadar boş değildi.  

Birden Nasreddin Hoca’nın son sözleri pat diye kafamda şimşekler çaktırmasın mı? Vallahi ağzım hayretten, Ergenekon’un pardon Agarta’nın 600 yıl önce Gobi çölünden önce Moğolistan’a, sonra da Sibirya’ya kazdığı tüneller gibi apaçık kaldı.  Eh, o kadarcık akıl da henüz anasının sütünü emmekte olan çocukta bile var.  

            “Aman Hocaefendi,” dedim, “sen kim, Ergenekon kim?”  

            Nasreddin Hoca’nın yüzü havuç gibi kızardı. Çok hiddetlenmişti. “Bak işte,” dedi, “sendeki mantık bu kadar. Emekli Hurşit Tolon Paşa ile emekli Şener Eruygur Paşa’nın, Ergenekon örgütünde tango yaptıklarına inanıyorsun da, Nasreddin Hoca’nın bu örgütün en gizli ajanlarından biri olduğuna neden inanmıyorsun? Belli ki, bu Ergenekon işinin içyüzünü anlamaktan acizsin! Tüh senin kalıbına.”  

            Doğrusu ne diyeceğimi şaşırdım. Demek bu Ergenekon ya da Agarta kumkuması, yeri yerinden oynatan bir düzenbazlık imiş de bendenizin haberi olmamış.  

            Nasreddin Hoca’ya hemen, “Hocaefendi, bu mahut örgütteki göreviniz nedir?” diye kabakça bir soru sordum.  

Hocaefendi önce gözlerini banyan ağacının yükseklerdeki kalın dallarına dikerek  şöyle bir yuvarladı. Neredeyse daha şiddetli bir şamarın ensemde patlamasını beklerken Nasreddin Hoca, “Büyük Yumruk Darbesi, ya da Vurdum Mu Oturturum Eylemi konusunda ne biliyorsun?” diye sormaz mı?  

            Ne bileyim? Bendeniz dünyadan habersizim.  

           “Hiç bir şey,” dedim.            

“Kabakça konuşmalarından besbelli ki, sen avanaklıkta dünya rekorları kıran bir dümbeleksin,” dedi Nasreddin Hoca, “Ergenekon’un ne olduğunu anlamak için önce Fethullahçılar’ın iç bünyelerindeki kademelerin ne iş çevirdiklerini öğrenmek gerekiyor. Olmayanı oldu diye göstermek, aldatma makinesinin inceliklerindendir.”  

Olmayanı oldu diye göstermek? Anlamadım Hocaefendi dersem kızacak, iyisi mi suspus oldum. Nasreddin Hoca devam etti. “Örneğin ben,” dedi, “Atlantis battıktan sonra Asya’ya göç ettim. Tibette önce kafamı kazıttım, sonra lama oldum. Fakat canım çok sıkıldı. Can sıkıntısından kurtulmak için gövdemi soğuttum. Gövdemi soğutunca, tam yüz yıl Lama Karta Karmapa Mağarası’nda uyudum.”  

Yahu bu ne iştir? Pür dikkat Nasreddin Hoca’yı dinliyorum.  

“Asırlık uykudan uyanınca,” dedi Nasreddin Hoca, “kendimi Fethullahçıların arasında buldum. Onların sayesinde üstüme dehşetli bir keramet geldi. Beyaz Ada, Agarta, Şambala ve Tombala derken, Gobi Çölü’nden Sibirya’ya bir tünel kazdım. Amacım Sibirya’da vücudumu yeniden soğutup, yüz yıl daha ayni mağarada uyumaktı. Olmadı. Ergenekoncular araya girdiler. İlle Florida kıyılarından Ankara’daki Başbakanlığın tam altına bir tünel kaz diye bendenizi görevlendirdiler. Ya bu görevi yaparsın, ya biz senin ümüğünü keseriz dedikleri anda, kazmayı kaptım ve hemen tüneli kazmaya başladım.”  

            Yine ağzım açık kaldı. Demek ki Ergenekon, hem Şambala, hem de Tombala örgütleriyle işbirliği halinde. Yandık be kardeşim.  

            “Hocaefendi,” dedim, “Büyük Yumruk Darbesi, Şambala ve Tombala örgütlerinin işbirliği ile mi gerçekleşecekti?”  

            “Öyle bir şey,” dedi Nasreddin Hoca, “bu örgütler birbirleriyle iyice kilitlenmiş olduklarından, Şambala ve Tombala olmadan, buradan Ankara’daki Başbakanlık binasının altına kadar kazdığım tünelin bir faydası yoktur.”  

            “Hocaefendi, bu tünelden ne fayda bekleniyor?” diye cahilce bir soru sordum.  

            “Tünele gireceğim,” dedi Nasreddin Hoca, “tünele yepyeni bir dağ bisikleti koydum. Bu bisiklete binip yeraltından, Atlantik Okyanusu’nun altından Ankara’ya gideceğim ve Başbakan Erdoğan’ın karşısında arzı endam ederek, Büyük Yumruk Darbesi’ni gerçekleştireceğim.”  

            “Büyük Yumruk Darbesi, zatıaliniz ve Başbakan Erdoğan’ın arasındaki boks maçı mıdır?” diye sordum.  

            “Nakavt!” dedi Nasreddin Hoca, “Vurdum mu oturturum!”  

            “Hocaefendi,” dedim, “Başbakan Erdoğan’ın, çoğu Tayyip Aşireti’nden akraba yüzlerce koruması var. Emine Hanım her gece istihareye yatıp ölü şeyhlere ve şıhlara, ‘Yarın sabah kocam sokağa çıksın mı, yoksa çıkmasın mı’ diye soruyor. Ölü şeyh çıkmasın derse, Başbakan da evden sokağa adım atmıyor. Bu şartlar altında zatıalinizin kazdığı tünelin ne faydası var?”  

Nasreddin Hoca öyle bir kahkaha attı ki, göbeği paluze gibi çalkalandı.  

            “Sen,” dedi, “birinci sınıf bir eblehsin!”  

            O anda Nasreddin Hoca’nın çevirdiği oyun kafama dank dedi. Geç de olsa, benimle matrak geçmekte olduğunu anladım.  

            “Hocaefendi,” dedim, “zatıalinizin Başbakan Erdoğan’dan daha büyük bir takiyye üstadı olduğunuzu bilmiyordum.”  

            “Aptal!” dedi Nasreddin Hoca ve Osmanlı tokadını bir kez daha şak diye ensemde patlattı.  

            Bu şamarı da hakettim diyelim. Fakat Nasreddin Hoca, Ergenekon-Agarta komplosunun arkasında ne gibi oyunlar oynandığını bana iyice anlatamamıştı.  

            “Hocaefendi,” dedim, “Başbakan Erdoğan, Ergenekon konusunda neden savcı olmayı seçti?”  

            “Bunda anlamayacak ne var?” dedi Nasreddin Hoca, “Bak hele, Anglo-Saxon dünyası’nın meşhur deyimiyle, Chicken Little said: The sky is falling. Bu sözü Türkçe’ye çevir de, herkes ne demek istediğimi öğrensin.”  

            “Küçük Tavuk dedi ki, gökyüzü yıkılıyor,” dedim, “yani gökyüzü tepemize göçüyor. Hocaefendi, burda Küçük Tavuk rolünü oynayan kimdir?”  

            “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dersem, Despot Tayyip kızar; ya bana azılı Ergenekoncu damgasını vurur ve zindana  attırır, ya da peşime vergi zebanilerini takıverir,” dedi Nasreddin Hoca,  “vergi zebanileri de bana, getir defterini bir bakalım derler. İşte bu yüzden, Küçük Tavuk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır demeye dilim varmıyor. Korkirem gardaş, korkirem.”  

            XXXXXX  

            AÇIKGÖZ

Genel Kurmay Başkanlığı’nın halkı TSK düşmanlarına karşı uyarması üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözlerini okuyunca doğrusu bir an şaşırdım.  

            Despot Erdoğan’ın sözlerini dikkatle kaydedelim:  

            “Silahlı kuvvetlere karşı hukuk dışı saldırılara hiç bir zaman sıcak bakmamız ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç bir vatandaşının da sıcak bakması inanıyorum ki mümkün değildir.”  

            Neden pat diye böyle konuşuyor? Kendisi ve partisi AKP’nin bu işlerde parmağı olduğunu inkar etmek için mi?  

            Bazen, Kumkuma Yuvası’nın Baş Artisti patavatsız mıdır, yoksa içinden bıçaklı, takiyyeci bir şark kurnazı mıdır sorularına bir cevap veremiyorum. Gerçek o ki bu takiyyeci, Makyavelli’ye bile takkesini ters giydirir.  

Densiz Recep her konuda allame, fakat zimmet ve kalpazanlık suçları işlediği iddiaları konularında, iki yılda Başbakanlıkta havaya uçan yarım milyar dolarlık örtülü ödenek konusunda dut yemiş bülbül.  

Açıkgöz şimdi de, Nobel Ödülü’ne kendisini aday görüyor. Nobel Ödülü’nün aracına, hangi amaca varmak için binmek istiyor?  

Bu devir böyle gitmezse, nitekim gitmeyecek... Gelecekte yargı karşısında hem işlediği iddia olunan zimmet gibi, kalpazanlık gibi adi suçlardan... Hem AKP iktidarında görülen dehşetli yolsuzluklardan... Hem de Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı işlediği yıkıcı suçlardan, milletin içine nifak ve bölücülük sokma suçlarından hesap vermesi gerekiyor.  

Nobel Ödülü’nü yine takiyye yoluyla bir kazanırsa...  

Bu kez de, Nobel Dokunulmazlığı devreye girecek!  

Recep Tayyip Erdoğan, şeyhin rüyası, ulemanın fetvası gibi ham hayallerin içinde yüzüyor...   

Breh haddini bilmez takiyyeci, hele bir düşün.  

Hangi büyük başarın için, insanlığa hangi hizmetin için kim sana Nobel Ödülü’nü verecek?  

21 Temmuz 2008